6:48 am - Hematom’un Bakın Nedenleri Neler ve Tedavisi Nasıl Olur
6:34 am - Stresli Olan İnsanlar Bakın Neden Kilo Verir?
6:08 am - İlk Randevunuzda Unutulmaz Olmanın 7 Yolu
5:55 am - Çocukların Beslenme Tarzı Akıllıklarını Nasıl Etkiliyor
11:23 am - Nasır Olan Ayak Bakımı Bakın Nasıl Yapılır?
11:18 am - Koltuk Altınızın Karartması Bakın Nasıl Geçer
2:16 pm - Memurlar izinli oldukları günlerinde başka bir yerlerde çalışabilir mi?
2:05 pm - Dünyanın en uzun yıldırım kayıtları tespit edildi
2:00 pm - Yıllar önce yaşamış olan böceklerin renkleri keşfedildi
1:55 pm - WhatsApp’ın en iyi özellikleri! senin için çok yararlı olacak
Başımı yastıktan kaldırmaya çalıştım.
“Ne?”
O anda odada bulunan herkes yeniden harekete geçti.
Az önce rahatlayan ekip, bir anda sanki doğum yeni başlıyormuş gibi hazırlanmaya başladı.
Ben ise yalnızca doktorun söylediği cümleyi düşünüyordum.
Bir bebek daha.
Aylar boyunca yapılan ultrasonlarda yedi bebek görülmüştü.
Doktorlar benim için özel takip programı hazırlamıştı.
Her bebek ayrı ayrı ölçülmüş, kalp atışları dinlenmiş, gelişimleri takip edilmişti.
Nasıl olur da sekizinci bir bebek kimsenin dikkatini çekmezdi?
“Emin misiniz?” diye sordum.
Doktor yanıt vermeden tekrar kontrol yaptı.
Sonra başını salladı.
“Evet. Kalp atışı duyuyorum.”
O an gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı.
Ama bunlar mutluluk gözyaşları değildi.
Korkudan ağlıyordum.
Çünkü yedi bebeği dünyaya getirmek bile başlı başına büyük bir riskti.
Sekizinci bebeğin durumunu kimse bilmiyordu.
“Bebeğim iyi mi?”
Doktor birkaç saniye sustu.
“Bunu doğmadan söylemem zor.”
İşte o cümle beni paramparça etti.
Az önce bütün çocuklarımın sağ salim doğduğunu düşünürken şimdi içeride, aylardır kimsenin fark etmediği bir bebeğin yaşam mücadelesi verdiğini öğrenmiştim.
Ekip hızla hazırlık yaptı.
Ben ise gözlerimi tavana dikmiş, içimden sürekli aynı şeyi söylüyordum.
Lütfen yaşasın.
Lütfen yaşasın.
Lütfen yaşasın.
Dakikalar bana saatler gibi geldi.
Sonra doktorlardan biri:
“Hazır olun.”
dedi.
Doğumhanede yeniden büyük bir hareketlilik başladı.
Ben artık ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum.
Vücudum tükenmişti.
Kollarım titriyordu.
Göz kapaklarımı açık tutmakta zorlanıyordum.
Fakat içimde kalan son gücü de o bebeğe vermeye hazırdım.
Bir süre sonra odada yeni bir ses duyuldu.
Ama diğerleri gibi güçlü değildi.
Çok inceydi.
Neredeyse bir fısıltı gibiydi.
Bir bebek ağlıyordu.
“Doğdu!”
Bir hemşirenin sesi yükseldi.
Başımı çevirmeye çalıştım.
“Yaşıyor mu?”
Kimse hemen cevap vermedi.
Bebeği hızla başka bir masaya götürdüler.
Doktorlar çevresine toplandı.
Ben uzaktan yalnızca minicik ayaklarını görebiliyordum.
“Bebeğim yaşıyor mu?” diye tekrar bağırdım.
Sonunda çocuk doktorlarından biri bana dönüp:
“Kalbi atıyor.”
dedi.
O üç kelimeyi hayatım boyunca unutmadım.
Kalbi atıyor.
Ama durumunun ağır olduğunu da yüzlerinden anlayabiliyordum.
Sekizinci bebeğim diğerlerinden çok daha küçüktü.
Ultrasonlarda fark edilmemesinin nedeni de buydu.
Doktorların daha sonra anlattığına göre bebeğin konumu olağan dışıydı. Diğer bebeklerin arkasında kalmış, görüntülerde sürekli başka bir bebeğin gölgesine denk gelmişti.
Üstelik gelişimi diğerlerine göre oldukça gerideydi.
Bu yüzden aylar boyunca onu ayrı bir bebek olarak fark etmek son derece zor olmuştu.
Ama o küçücük bedeniyle içeride tutunmaya devam etmişti.
Benim haberim bile olmadan yaşam mücadelesi vermişti.
Doğumdan birkaç dakika sonra sekiz bebeğim de yenidoğan yoğun bakım ünitesine götürüldü.
Ben ise ameliyathaneden çıkarıldığımda tek bir şey sordum:
“Sekizinci bebeğim?”
Doktor yüzüme baktı.
“Şu an mücadele ediyor.”
Bu söz beni hem umutlandırdı hem de korkuttu.
İlk kez çocuklarımı ertesi gün görebildim.
Tekerlekli sandalyeyle yoğun bakım ünitesine götürüldüğümde karşımdaki görüntü karşısında nefesim kesildi.
Yan yana sekiz küçük kuvöz vardı.
Sekiz minik beden.
Sekiz farklı monitör.
Sekiz ayrı kalp atışı.
Birinci bebeğim.
İkinci.
Üçüncü.
Dördüncü.
Beşinci.
Altıncı.
Yedinci.
Ve en sondaki kuvözde…
Sekizinci bebeğim.
Diğerlerinden çok daha küçüktü.
Minicik elleri vardı.
Göğsü nefes aldıkça hafifçe hareket ediyordu.
Kuvözün yanında duran hemşire bana:
“İsterseniz elinizi içeri uzatabilirsiniz.”
dedi.
Titreyen parmağımı küçük açıklıktan içeri soktum.
Bebeğimin avucu o kadar küçüktü ki parmağımın ucunu bile tam olarak kavrayamıyordu.
Ama bir anda küçücük parmaklarını kapattı.
Parmağımı tuttu.
O an ağlamaya başladım.
“Ben buradayım,” dedim.
“Sen de burada kal.”
Ona Defne adını verdim.
Diğer çocuklarımızın isimlerini eşimle aylar önce belirlemiştik.
Ama sekizinci bebeğimiz için hazırlanmış bir isim yoktu.
Çünkü onun varlığından bile haberimiz yoktu.
Defne ismini seçmemin nedeni ise basitti.
Bana dayanıklılığı hatırlatıyordu.
Çünkü o küçücük bebek, daha doğmadan önce bile hayatta kalmak için mücadele etmişti.
İlk hafta çok zordu.
Bazı geceler doktorlar odama gelip durumunun kritik olduğunu söylüyordu.
Bazen solunumu kötüleşiyordu.
Bazen kalp atışları düzensizleşiyordu.
Ben ise hastane odasında uyuyamıyordum.
Her telefon çaldığında kalbim duracak gibi oluyordu.
Bir gece saat üç civarında kapım açıldı.
Doktor içeri girdi.
Yüzünü gördüğümde kötü bir haber vereceğini sandım.
“Defne’nin annesi siz misiniz?”
“Evet.”
“Biraz zor bir gece geçiriyor.”
Yatağımdan kalkmaya çalıştım.
“Onu görmek istiyorum.”
Hemşire tekerlekli sandalyeyi getirdi.
Yoğun bakıma gittiğimde Defne’nin çevresinde birkaç doktor vardı.
Monitörlerden sürekli sesler geliyordu.
Yanına oturdum.
Kuvözün içindeki eline dokundum.
“Beni duyuyor musun bilmiyorum,” dedim.
“Ama yedi kardeşin seni bekliyor.”
Gözyaşlarım yanağımdan süzülüyordu.
“Biz sekiz kişilik bir hikâyeyiz artık. Bizi yarım bırakma.”
Dakikalarca yanında kaldım.
Sonra monitördeki değerler yavaş yavaş düzeldi.
Doktor bunun benim konuşmamla ilgisi olup olmadığını söyleyemeyeceğini belirtti.
Ben de zaten mucize beklemiyordum.
Sadece kızımın yaşamaya devam etmesini istiyordum.
Günler haftalara dönüştü.
Diğer bebekler yavaş yavaş güçlenmeye başladı.
Bazıları kuvözden çıktı.
Bazıları kendi kendine beslenmeye başladı.
Ama Defne hâlâ gerideydi.
Hastaneden ilk çıkan bebeğimizin ardından eve dönerken içimde tuhaf bir suçluluk vardı.
Bir çocuğumu eve götürüyordum ama diğerlerini hastanede bırakıyordum.
Sonraki haftalarda hayatımız tamamen hastane ve ev arasında geçti.
Eşim gündüzleri evdeki bebeklerle ilgileniyor, ben hastaneye gidiyordum.
Sonra yer değiştiriyorduk.
Komşularımız yemek getiriyordu.
Akrabalarımız bez, mama ve kıyafetlerle yardıma geliyordu.
Evimiz bir anda küçük bir kreşe dönüşmüştü.
Ama duvardaki sekiz isimden biri hâlâ hastanedeydi.
Defne.
Doğumdan tam dokuz hafta sonra doktor bizi odasına çağırdı.
Eşimle yan yana oturduk.
İkimizin de elleri titriyordu.
Doktor birkaç kâğıda baktı.
Sonra gülümsedi.
İlk kez onu gülümserken görüyordum.
“Defne artık kendi başına yeterince iyi nefes alıyor.”
Nefesimi tuttum.
“Yani?”
“Birkaç gün daha gözlemleyeceğiz. Her şey yolunda giderse onu da eve götürebilirsiniz.”
Eşim başını ellerinin arasına aldı.
Ben ise sadece ağladım.
Dokuz hafta boyunca beklediğim cümle buydu.
Dört gün sonra hastaneden çıktığımızda kucağımda küçücük bir bebek vardı.
Kapının önünde diğer çocuklarımızı getiren aile üyelerimiz bekliyordu.
Sekiz kardeş ilk kez hastane dışında aynı yerdeydi.
O an yaşadığım duyguyu tarif etmek hâlâ zor.
Aylar önce tek dileğim çocuklarımın sağ salim doğmasıydı.
Sonra yedi bebeğin doğduğunu düşünüp rahatlamıştım.
Ardından doktor:
“Bekleyin…”
demişti.
O tek kelime hayatımızı değiştirmişti.
Yıllar geçti.
Çocuklarımız büyüdü.
Evimiz hiçbir zaman sessiz olmadı.
Her odadan farklı bir ses gelir oldu.
Oyuncak kavgaları, kahkahalar, ağlamalar, okul telaşları…
İnsanlar hâlâ bize aynı soruyu soruyor:
“Sekiz çocuk büyütmek nasıl bir şey?”
Ben genellikle gülümsüyorum.
“Kalabalık,” diyorum.
“Ama güzel.”
Defne ise kardeşlerinin arasında en küçüklerinden biri olarak büyüdü.
Çocukken sık sık ona doğum hikâyesini anlatmamı isterdi.
“Anne, gerçekten beni kimse görmemiş mi?”
“Gerçekten.”
“Peki doktor beni bulmasaydı?”
Bu soruyu ilk kez sorduğunda cevap veremedim.
Sonra onu kucağıma aldım.
“Belki de sen bulunmayı beklemiyordun,” dedim. “Belki sadece zamanı gelince herkese burada olduğunu göstermek istedin.”
Defne güldü.
Yıllar sonra çocukların doğum gününde büyük bir pasta hazırladık.
Pastanın üzerinde sekiz küçük mum vardı.
Hepsi aynı anda mumları üflemek için masanın etrafına toplandı.
Ben biraz uzakta durup onları izledim.
Sekiz farklı yüz.
Sekiz farklı karakter.
Sekiz ayrı hayat.
O an yıllar önceki doğumhaneyi hatırladım.
Yedi ağlama sesi duyduğum an hissettiğim rahatlığı…
Sonra doktorun ekrana bakıp söylediği o kelimeyi…
“Bekleyin…”
O zaman bu kelime bana korkunun başlangıcı gibi gelmişti.
Şimdi ise başka türlü düşünüyordum.
Çünkü bazen hayat, her şeyin bittiğini düşündüğümüz anda bize beklememizi söyler.
Bazen son sandığımız yer, aslında yeni bir başlangıçtır.
Ben yedi bebeğimin doğduğunu düşünüp hikâyemizin tamamlandığına inanmıştım.
Oysa ailemizin eksik olan son parçası henüz kendini göstermemişti.
Defne o gün bize yalnızca sekizinci bir çocuk vermedi.
Bize bir şeyi de öğretti:
Hayatta her şeyi önceden göremeyiz.
Her şeyi planlayamayız.
Bazen en büyük korkularımızın hemen ardından en büyük mucizelerimiz gelir.
Ve bugün sekiz çocuğumun aynı sofranın etrafında kahkahalarla birbirine laf attığını gördüğümde, yıllar önce o doğumhanede duyduğum sekizinci, o cılız ağlama sesini hatırlıyorum.
Çünkü hayatımın en sessiz başlayan sesi, yıllar sonra evimizin en güçlü neşelerinden birine dönüştü.